Adriyetikten Çin Seddine Türk-İslam Medeniyeti
13 Kasım 2014 Perşembe
Kahramanmaraş Ulu Cami İmamı Rıdvan Hoca 1920 Cuma Hutbesi
Tarih 1920'dir. Kahramanmaraş işgal altında.
Fransız General Guvernörs Andre işgali kutlamak
için bir akşam Maraş'ta bir balo düzenler ve
Ermeni kızını dansa davet eder.
Fakat Ermeni kızı: "Kaledeki Türk Bayrağı
inmedikçe sizinle dans edemem" deyip teklifi geri
çevirir.
Bunun üzerine General askerlerine: "Kaledeki o
bez parçasını indirin" diye alçakça bir emir verir.
Ertesi gün yani Cuma günü Maraşlılar kaledeki
Türk Bayrağının indirilip yerine Fransız bayrağı
dikildiğini görürler.
Halk üzgün ve çaresizdir. Derken Cuma ezanı
okunur ve halk ulu camide toplanır. Sinirler
gergin, herkesin morali bozuktur.
Caminin İmamı Rıdvan Hoca, Cuma Hutbesi için
minbere çıkar ve cemaatin şaşkın bakışları
arasında Türk Bayrağını eline alıp şöyle der: "Ey
Cemaat, minbere Cuma Hutbesi için çıkmadım
bilesiniz. Cuma namazı hür insanlar için farzdır.
Kalesinde kendi bayrağı dalgalanmayan bir
memlekette Cuma Namazı kılınmaz. Önce
bayrağımızı yeniden dalgalandıralım sonra
namazımızı kılalım" der.
Bir anda camide tekbir sesleri yükselir. Halk bu
duygu ve cesaretle kaleye hücum eder. Fransız
askerleri korkudan ne yapacağını şaşırır ve
bayrağımız tekbir sesleriyle yeniden göklere
çekilir. Halk o gün Cuma Namazını kalenin
burcunda kılar.
Tamamen gerçek ve tarihimizde benzeri olmayan
bu olay sayesinde halkın milli bilinci uyanmış
"Silah gücüyle inen bayrağımız, iman gücüyle
yeniden dalgalandırılmıştır."
10 Kasım 2014 Pazartesi
Muhsin Yazıcıoğlunun 10 Kasım Mesajı
MUHSİN BAŞKANIN 10 KASIM MESAJI
Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ü ölüm yıldönümünde
rahmet ve minnetle anarken, kendimizle bir
muhasebe yapmamız gerektiğine inanıyorum. Çünkü
ülkemizde uluslar arası camiada bu müstesna
devlet adamının yeterince incelenip, anlaşılmadığı,
bu yüzden de hakkında yalan-yanlış yargılara
varıldığı kanaatindeyim. Oysa Atatürk’ün hayatı,
kişiliği ve görüşleri, başta ülkemiz olmak üzere
diğer devlet adamlarına ışık tutacak, yol gösterecek
muhteşem bir hazinedir. O’nu yanlış anlamak veya
görüşlerini saptırmak, tüm insanlık için, özellikle de
bizim için büyük bir hatadır.
Geriye dönüp baktığımda, Atatürk üzerinden siyaset
yapan kişi ve grupların, bir iki slogan peşine takılıp,
olayları nasıl saptırdıklarını görüyorum. Bir yanda,
netleşmemiş “irtica” kavramının peşine takılarak,
dinle ilgili her söylem ve davranışa itiraz eden güya
“Atatürkçü” bir yaklaşım, diğer yanda Batı
değerlerine kul-köle olurcasına saptırılan güya
“Atatürkçü” bir hedef; aslında Atatürk’e yapılan en
büyük ihanet bu tür saptırmalarda aranmalıdır.
Çünkü Atatürk, TBMM’nin gizli tutanaklarında da
gördüğümüz gibi, “Bugün büyük çoğunluğu
emperyalist ülkelerin boyunduruğu altında olan
İslam dünyasının bir gün uyanarak, istiklallerine
kavuşacaklarını ümit etmekle” bahtiyar olduğunu
açıkça beyan edecek kadar İslam dünyasına duyarlı,
Kuran’ın herkes tarafından kolayca anlaşılması için
büyük bir çaba gösterecek kadar samimi bir
Müslüman’dır.
Atatürk’ün Batıcılığı da saptırılmıştır. O, muasır
medeniyet seviyesinin üstüne çıkmayı hedefleyen,
yani Batı’nın vardığı noktayı aşan bir medeniyeti
hedef göstermişti. Doğrusu da buydu. Oysa içeride
bir kısım insanlar, O’nu Batı hayranı olarak
tanıtarak halkından soğutma gayreti içindeyken,
kendi içimizden bir kesim de, Atatürk’ü hiç
okumadan, bu propagandaların etkisi altına girmiş
ve Atatürk’ü kendi değerlerimize yabancılaşmakla
suçlamıştı. Bunda, Cumhuriyet yönetimini içene
sindiremeyen, aşırı tutucu Müslüman-Arap
dünyasının ülkemizdeki propagandalarının da etkisi
olduğu açıktır.
Biz ülkücülerin de, doğal milli liderimiz olan Gazi
Mustafa Kemal Atatürk hakkında olumsuz
propagandalara ve gelişmelere seyirci kalmakla
hata yaptığımızı itiraf etmek isterim. Gençlerimizi
önce komünizm ve kapitalizm tehlikesi hakkında
eğitirken, milliyetçi saydığımız yazar ve
mütefekkirlerin görüşlerine sarılıp, Atatürk’ü sağlıklı
olarak öğretip, inceletmediğimiz kanaatindeyim.
Bugün İslam dünyasının içerisinde bulunduğu acıklı
durum, Yüce Atatürk’ün ne kadar uzak görüşlü
olduğunu, bugünleri o zamandan görebildiğini
göstermektedir. Devletin temellerini Cumhuriyet
üzerine inşa etmesi laik ve üniter devlet yapısını
yerleştirmesi sayesinde ülkemiz, tüm zorluklar ve
yanlış yönetimlere rağmen, her türlü tehlikeye karşı
göğüs gerebilen bir dünya devleti halinde varlığını
devam ettirebilmektedir.
Toplum önderleri olarak bizler, kolaycı ve saptırılmış
slogan Atatürkçülüğü yerine, O’nun çocukluk ve
gençlik yıllarından itibaren yeşermeye başlayan
sağlam ve milli karakterini, devlet adamlığını ve
ülkülerin dayandığı milli temelleri inceleyip,
gençlerimize doğru olarak aktarmak zorundayız.
Atatürk’ü doğru anlayarak yetişen gençlerimizin
dünyadaki her türlü yarışta, onurla mücadele edip,
başarılı olacağına inanıyoruz. Atatürk’ü doğru
anlayan devlet adamı ve siyasetçilerin ülkemizi
emperyalist ülkelerin pençesine terk etmeyeceğini,
dış mihraklarla içli dışlı olmayacağını da
vurgulamak isterim.
Atatürk çizgisinden sapan yöneticilerin, bugün
ülkemizi tehlikeli maceralara ittiğini, ülkemizin
çıkarlarını kendi çıkarları uğruna heba ettiklerini de
üzülerek görmekteyiz. Bu türden siyasilerle
yaptığımız mücadelemizin temel fikri dayanağı,
elbette Atatürk’ün manda ve himaye kabul etmeyen
tam bağımsızlık kavramında saklıdır.
Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ü ölümünün 68.
yıldönümünde rahmet ve minnetle anarken, bir kere
daha ifade etmek istiyorum ki; iktidarda bulunanlar
gaflet, dalalet ve hatta ihanet içinde bulunsalar
dahi millet olarak, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin
ülkesiyle ve milletiyle bütünlüğünü korumak,
milletimizin şerefini müdafaa etmek ve Türk
milletinin her türlü emperyalizme karşı direncini
sağlamak ve milletçe onurlu bir şekilde devletiyle
birlikte ebed müddet yaşamasını temin etmek bizim
görevimiz olacaktır.
MUHSİN YAZICIOĞLU
Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ü ölüm yıldönümünde
rahmet ve minnetle anarken, kendimizle bir
muhasebe yapmamız gerektiğine inanıyorum. Çünkü
ülkemizde uluslar arası camiada bu müstesna
devlet adamının yeterince incelenip, anlaşılmadığı,
bu yüzden de hakkında yalan-yanlış yargılara
varıldığı kanaatindeyim. Oysa Atatürk’ün hayatı,
kişiliği ve görüşleri, başta ülkemiz olmak üzere
diğer devlet adamlarına ışık tutacak, yol gösterecek
muhteşem bir hazinedir. O’nu yanlış anlamak veya
görüşlerini saptırmak, tüm insanlık için, özellikle de
bizim için büyük bir hatadır.
Geriye dönüp baktığımda, Atatürk üzerinden siyaset
yapan kişi ve grupların, bir iki slogan peşine takılıp,
olayları nasıl saptırdıklarını görüyorum. Bir yanda,
netleşmemiş “irtica” kavramının peşine takılarak,
dinle ilgili her söylem ve davranışa itiraz eden güya
“Atatürkçü” bir yaklaşım, diğer yanda Batı
değerlerine kul-köle olurcasına saptırılan güya
“Atatürkçü” bir hedef; aslında Atatürk’e yapılan en
büyük ihanet bu tür saptırmalarda aranmalıdır.
Çünkü Atatürk, TBMM’nin gizli tutanaklarında da
gördüğümüz gibi, “Bugün büyük çoğunluğu
emperyalist ülkelerin boyunduruğu altında olan
İslam dünyasının bir gün uyanarak, istiklallerine
kavuşacaklarını ümit etmekle” bahtiyar olduğunu
açıkça beyan edecek kadar İslam dünyasına duyarlı,
Kuran’ın herkes tarafından kolayca anlaşılması için
büyük bir çaba gösterecek kadar samimi bir
Müslüman’dır.
Atatürk’ün Batıcılığı da saptırılmıştır. O, muasır
medeniyet seviyesinin üstüne çıkmayı hedefleyen,
yani Batı’nın vardığı noktayı aşan bir medeniyeti
hedef göstermişti. Doğrusu da buydu. Oysa içeride
bir kısım insanlar, O’nu Batı hayranı olarak
tanıtarak halkından soğutma gayreti içindeyken,
kendi içimizden bir kesim de, Atatürk’ü hiç
okumadan, bu propagandaların etkisi altına girmiş
ve Atatürk’ü kendi değerlerimize yabancılaşmakla
suçlamıştı. Bunda, Cumhuriyet yönetimini içene
sindiremeyen, aşırı tutucu Müslüman-Arap
dünyasının ülkemizdeki propagandalarının da etkisi
olduğu açıktır.
Biz ülkücülerin de, doğal milli liderimiz olan Gazi
Mustafa Kemal Atatürk hakkında olumsuz
propagandalara ve gelişmelere seyirci kalmakla
hata yaptığımızı itiraf etmek isterim. Gençlerimizi
önce komünizm ve kapitalizm tehlikesi hakkında
eğitirken, milliyetçi saydığımız yazar ve
mütefekkirlerin görüşlerine sarılıp, Atatürk’ü sağlıklı
olarak öğretip, inceletmediğimiz kanaatindeyim.
Bugün İslam dünyasının içerisinde bulunduğu acıklı
durum, Yüce Atatürk’ün ne kadar uzak görüşlü
olduğunu, bugünleri o zamandan görebildiğini
göstermektedir. Devletin temellerini Cumhuriyet
üzerine inşa etmesi laik ve üniter devlet yapısını
yerleştirmesi sayesinde ülkemiz, tüm zorluklar ve
yanlış yönetimlere rağmen, her türlü tehlikeye karşı
göğüs gerebilen bir dünya devleti halinde varlığını
devam ettirebilmektedir.
Toplum önderleri olarak bizler, kolaycı ve saptırılmış
slogan Atatürkçülüğü yerine, O’nun çocukluk ve
gençlik yıllarından itibaren yeşermeye başlayan
sağlam ve milli karakterini, devlet adamlığını ve
ülkülerin dayandığı milli temelleri inceleyip,
gençlerimize doğru olarak aktarmak zorundayız.
Atatürk’ü doğru anlayarak yetişen gençlerimizin
dünyadaki her türlü yarışta, onurla mücadele edip,
başarılı olacağına inanıyoruz. Atatürk’ü doğru
anlayan devlet adamı ve siyasetçilerin ülkemizi
emperyalist ülkelerin pençesine terk etmeyeceğini,
dış mihraklarla içli dışlı olmayacağını da
vurgulamak isterim.
Atatürk çizgisinden sapan yöneticilerin, bugün
ülkemizi tehlikeli maceralara ittiğini, ülkemizin
çıkarlarını kendi çıkarları uğruna heba ettiklerini de
üzülerek görmekteyiz. Bu türden siyasilerle
yaptığımız mücadelemizin temel fikri dayanağı,
elbette Atatürk’ün manda ve himaye kabul etmeyen
tam bağımsızlık kavramında saklıdır.
Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ü ölümünün 68.
yıldönümünde rahmet ve minnetle anarken, bir kere
daha ifade etmek istiyorum ki; iktidarda bulunanlar
gaflet, dalalet ve hatta ihanet içinde bulunsalar
dahi millet olarak, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin
ülkesiyle ve milletiyle bütünlüğünü korumak,
milletimizin şerefini müdafaa etmek ve Türk
milletinin her türlü emperyalizme karşı direncini
sağlamak ve milletçe onurlu bir şekilde devletiyle
birlikte ebed müddet yaşamasını temin etmek bizim
görevimiz olacaktır.
MUHSİN YAZICIOĞLU
Doğu Türkistan
Doğu Türkistan, Türkistan’ın bir parçasıdır. Türkistan, batıda Hazar Denizi’nden, doğuda Altay ve Altın Dağları’na; güneyde Horasan, Karakurum Dağları’ndan, kuzeyde Ural Dağları ile Sibirya’ya kadar uzanmaktadır. Doğu Türkistan; Türkistan’ın doğusunda ve Asya kıtasının tam ortasında bulunmaktadır. Güneyde Pakistan, Hindistan, Keşmir ve Tibet, güneybatı ve batıda Afganistan ve Batı Türkistan, kuzeyde Sibirya ve nihayet doğu ve kuzeydoğuda Çin ve Moğolistan ile sınırdır.[2]
Doğu'da Çin ve Moğolistan, kuzeyde Batı Türkistan, batıda Batı Türkistan ile Afganistan, güneyde Keşmir ve Tibet ile çevrilmektedir. Doğu Türkistan'ın büyük bölümü Karakoram, Tanrı Dağları, Tarbagatay ve Altay sıradağları ve Taklamakan Çölü ile kaplıdır. Bu bölgede büyük ölçüde 50 milyon Uygur, bir Müslüman Türkçe konuşan insanlar yaşar.[3]
Doğu Türkistan, günümüzde 1,65 Milyon km2 alanı kapsar, önceleri resmi kaynaklara göre 1,82 milyon km2 alanı kapsardı. Güneydeki Kunlun Dağları, Doğu Türkistan ile Tibet arasında sınır, ve kuzeydeki 400 kilometre uzun Altay Dağları Doğu Türkistan ile dış Moğolistan, Rusya ve Kazakistan arasında sınır oluşturur. Tanrı Dağları 1700 kilometre uzunlukta ve 250-300 kilometre genişlikte, büyük bir bölümü Doğu Türkistan'da, güneyden kuzeye doğru uzanırlar.
Çok zengin bir tarihe sahip ve görkemli görünümlü Doğu Türkistan, yüksek dağlarla, çok iyi ve ilginç çöllerle, güzel otlaklar ve ormanlarla kaplıdır.
İklimDüzenle
Doğu Türkistan'nın deniz kıyılarından uzak kalması ve yüksek dağlarla çevirilmiş olması, çölleşmesine sebep olmuştur. Bu yüzden de kurak bir iklime sahiptir.
CoğrafyaDüzenle
Tanrı dağlarının bulunduğu bölgede, Uygurların Tushuk tash dedikleri (shipton's arch diye de geçer) Kaşgarda yer alan Tushuk Tash görülmesi gereken nadir güzellikteki yerlerden biridir.
BölgelerDüzenle
Doğu Türkistan üç büyük bölgeye ayrılmaktadır:
1. Cungarya Havzası, bozkır iklimli alçak alandır. Urumçi, Gulca ve Karamay bu bölgededir.
2. Tanrı Dağları, dağlık bölgedir. En yüksek tepesi Han Tanrı tepesidir (7.300 metre). Turfan Havzası da bu bölgede yer almaktadır. Yanan Dağlar, Tanrı Dağlarının silsilesinde çorak bir, aşınmış, kırmızı kumtaşlı tepelerdir.
3. Tarım Havzası, Tarım Irmağından adını alan yüksek dağlarla çevilmiş çukurdur. En alçak yeri deniz yüzeyinden 800 metre yüksektedir. Bu bölgenin büyük kısımı Taklamakan Çölü ile kaplıdır. Tarım Nehri ile bir kolu olan Kaşgar Derya, Yarkent Derya, Hotan Derya ve Aksu ile birlikte Çerçen Derya, Karaburan Gölü'ne dökülür. Tarım Nehri'nin diğer kolu Kuruk Derya ise Lob Çukuruna gider.
Yerleşme yerleriDüzenle
Yerleşim yerleri akarsular boyunca uzanan Kaşgar, Yarkent, Hotan, Aksu, Uçturfan, Kumul, Altay, Gulca ve Turfan vahalarında gelişmiştir.[4]
Doğu Türkistan’ın kısa tarihiDüzenle
12 Kasım 1933 tarihinde ilan edilen Doğu Türkistan İslâm Cumhuriyeti[5], 6 Şubat, 1934 yılında Ma Chnagying'in ordusu Doğu Türkistan İslâm Cumhuriyeti ordusunu imha etmiş ve yeni kurulan Cumhuriyeti yıkmıştır.
12 Kasım, 1944 yılında tekrar oluşan Doğu Türkistan Cumhuriyeti beş yıl sonra 20 Ekim, 1949 yılında tekrar yıkılmış ve Aralık 1949'da Çin Halk Kurtuluş Ordusu bölgeye girerek konuşlandırılmış ve Doğu Türkistan, Çin Halk Cumhuriyeti'ne bağlanmıştır. Doğu Türkistan halkı da o zamandan beri Çin işgaline karşı direnmektedir.[6]
1953 yılında Türkiye 900'den fazla Doğu Türkistanlı ilticacıyı Kaşmir ve Pakistan'dan kabul etmiştir.[7]
Çin devleti aldığı karar çerçevesinde Doğu Türkistan bölgesinde başörtüsü takan,burka giyen kadınların ve uzun sakallı olan erkeklerin toplu taşınmadan yararlanmasını yasaklamıştır.Karara göre kıyafetinde hilal ve yıldız sembolü olan herkes bu yasak kapsamında toplu taşımadan yararlanamayacaktır.[8
Doğu'da Çin ve Moğolistan, kuzeyde Batı Türkistan, batıda Batı Türkistan ile Afganistan, güneyde Keşmir ve Tibet ile çevrilmektedir. Doğu Türkistan'ın büyük bölümü Karakoram, Tanrı Dağları, Tarbagatay ve Altay sıradağları ve Taklamakan Çölü ile kaplıdır. Bu bölgede büyük ölçüde 50 milyon Uygur, bir Müslüman Türkçe konuşan insanlar yaşar.[3]
Doğu Türkistan, günümüzde 1,65 Milyon km2 alanı kapsar, önceleri resmi kaynaklara göre 1,82 milyon km2 alanı kapsardı. Güneydeki Kunlun Dağları, Doğu Türkistan ile Tibet arasında sınır, ve kuzeydeki 400 kilometre uzun Altay Dağları Doğu Türkistan ile dış Moğolistan, Rusya ve Kazakistan arasında sınır oluşturur. Tanrı Dağları 1700 kilometre uzunlukta ve 250-300 kilometre genişlikte, büyük bir bölümü Doğu Türkistan'da, güneyden kuzeye doğru uzanırlar.
Çok zengin bir tarihe sahip ve görkemli görünümlü Doğu Türkistan, yüksek dağlarla, çok iyi ve ilginç çöllerle, güzel otlaklar ve ormanlarla kaplıdır.
İklimDüzenle
Doğu Türkistan'nın deniz kıyılarından uzak kalması ve yüksek dağlarla çevirilmiş olması, çölleşmesine sebep olmuştur. Bu yüzden de kurak bir iklime sahiptir.
CoğrafyaDüzenle
Tanrı dağlarının bulunduğu bölgede, Uygurların Tushuk tash dedikleri (shipton's arch diye de geçer) Kaşgarda yer alan Tushuk Tash görülmesi gereken nadir güzellikteki yerlerden biridir.
BölgelerDüzenle
Doğu Türkistan üç büyük bölgeye ayrılmaktadır:
1. Cungarya Havzası, bozkır iklimli alçak alandır. Urumçi, Gulca ve Karamay bu bölgededir.
2. Tanrı Dağları, dağlık bölgedir. En yüksek tepesi Han Tanrı tepesidir (7.300 metre). Turfan Havzası da bu bölgede yer almaktadır. Yanan Dağlar, Tanrı Dağlarının silsilesinde çorak bir, aşınmış, kırmızı kumtaşlı tepelerdir.
3. Tarım Havzası, Tarım Irmağından adını alan yüksek dağlarla çevilmiş çukurdur. En alçak yeri deniz yüzeyinden 800 metre yüksektedir. Bu bölgenin büyük kısımı Taklamakan Çölü ile kaplıdır. Tarım Nehri ile bir kolu olan Kaşgar Derya, Yarkent Derya, Hotan Derya ve Aksu ile birlikte Çerçen Derya, Karaburan Gölü'ne dökülür. Tarım Nehri'nin diğer kolu Kuruk Derya ise Lob Çukuruna gider.
Yerleşme yerleriDüzenle
Yerleşim yerleri akarsular boyunca uzanan Kaşgar, Yarkent, Hotan, Aksu, Uçturfan, Kumul, Altay, Gulca ve Turfan vahalarında gelişmiştir.[4]
Doğu Türkistan’ın kısa tarihiDüzenle
12 Kasım 1933 tarihinde ilan edilen Doğu Türkistan İslâm Cumhuriyeti[5], 6 Şubat, 1934 yılında Ma Chnagying'in ordusu Doğu Türkistan İslâm Cumhuriyeti ordusunu imha etmiş ve yeni kurulan Cumhuriyeti yıkmıştır.
12 Kasım, 1944 yılında tekrar oluşan Doğu Türkistan Cumhuriyeti beş yıl sonra 20 Ekim, 1949 yılında tekrar yıkılmış ve Aralık 1949'da Çin Halk Kurtuluş Ordusu bölgeye girerek konuşlandırılmış ve Doğu Türkistan, Çin Halk Cumhuriyeti'ne bağlanmıştır. Doğu Türkistan halkı da o zamandan beri Çin işgaline karşı direnmektedir.[6]
1953 yılında Türkiye 900'den fazla Doğu Türkistanlı ilticacıyı Kaşmir ve Pakistan'dan kabul etmiştir.[7]
Çin devleti aldığı karar çerçevesinde Doğu Türkistan bölgesinde başörtüsü takan,burka giyen kadınların ve uzun sakallı olan erkeklerin toplu taşınmadan yararlanmasını yasaklamıştır.Karara göre kıyafetinde hilal ve yıldız sembolü olan herkes bu yasak kapsamında toplu taşımadan yararlanamayacaktır.[8
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)



